EFENEWS – Madencilik denildiğinde çoğu insanın aklına yerin yüzlerce altındaki maden süreci gelir. Bu sürecin ana halkası tabii ki maden işçileridir. Bu onların hikâyesi; alın teri, düşük ücret, güvencesizlik, taşeronluk, uzun çalışma saatleri ve her vardiyada karşı karşıya kalınan “iş kazası” nedeniyle ortaya çıkan ölüm riskidir.
Bir maden işçisi için işe gitmek, sıradan bir mesaiye gitmek değildir. Ocağa girerken geride ailesini bırakır: eşini, çocuklarını, annesini ve babasını… Her vardiyada aklının bir köşesinde aynı soru vardır:
“Bugün sağ salim çıkabilecek miyim?”
Madencinin emeği yoğundur ancak aldığı ücret çoğu zaman taşıdığı riskin ve verdiği emeğin karşılığı değildir. İş kazaları olduğunda ise sorumluluk çoğu zaman “kader”, “talihsizlik” ya da “işçinin dikkatsizliği” gibi ifadelerle açıklanmaya çalışılır. Oysa işçinin talebi açıktır:
“Biz kaderimize razı değiliz; güvenli koşullarda çalışma hakkımızı istiyoruz.”
İş güvenliği kâğıt üzerinde değil, madenin içinde hayat bulmalıdır. Denetimler göstermelik olmamalı, taşeron zincirleri üzerinden sorumluluk dağıtılmamalıdır. Sendikal örgütlenme bir lütuf değil, işçinin hakkıdır. Çünkü maden işçisi yalnızca üretimin bir parçası değildir; üretimin asli unsurudur.
Zonguldak’tan Soma’ya uzanan bir mücadele tarihi
Türkiye’de maden işçisinin hafızasında Zonguldak’ın özel bir yeri vardır. “Mükellefiyet” adı altında insanların zorla madenlerde çalıştırıldığı dönemlerden sendikal örgütlenme ve grev mücadelelerine, 1991 Zonguldak maden işçilerinin Ankara yürüyüşüne kadar uzanan uzun bir mücadele tarihi vardır.
O yürüyüşle madenciler bize önemli bir gerçeği gösterdi:
İşçi örgütlendiğinde yalnızca kendi ücretini değil, çalışma yaşamının geleceğini de değiştirebilir. Soma’da 301 madencinin yaşamını yitirmesi ise hâlâ hafızamızdaki en ağır işçi katliamlarından biri olarak duruyor. Madencinin ölümünü yalnızca olay anıyla değerlendiremeyiz. Asıl soru şudur:
Bu ölümleri önlemek için çalışma düzeninde ne değişti?
İşçinin can güvenliği gerçekten üretimden önce mi geliyor? Sendikalar işçinin yanında ne kadar güçlü durabiliyor? Denetim mekanizmaları bağımsız ve etkili mi? İşveren sorumluluğunu ne ölçüde yerine getiriyor?
Bu soruları sormak yalnızca madencinin değil, bütün toplumun görevidir.
Madenci ile köylünün ortak hassasiyeti
Maden işçisinin mücadelesi yerin altında başlarken köylünün mücadelesi yerin üstünde devam ediyor. Çünkü vahşi madencilik yalnızca maden sahasını değiştirmiyor; suyu, toprağı, ormanı, hayvanların yaşam alanlarını ve köylünün üretim biçimini de değiştiriyor.
Bir köylüye, “Neden direniyorsunuz?” diye sorulduğunda cevabı kısa ve açık:
“Çünkü burada yalnızca bugünümüz değil, çocuklarımızın geleceği var.”
Köylü için toprak yalnızca üzerinde yürüdüğü bir alan değildir. Toprak tarladır, ekmektir, geçimdir. Atadan kalandır ve çocuklara bırakılacak emanettir. Bir su kaynağının kirlenmesi de yalnızca bir çevre sorunu değildir. O su, hayvanın içtiği su; tarlanın, evin ve çocuğun geleceğidir.
Bu nedenle Türkiye’nin farklı bölgelerinde köylüler, yaşam alanlarını savunmak için hukuki ve toplumsal mücadeleler yürütüyor. Mahkeme kapılarında bekliyor, dilekçeler veriyor, toplantılar düzenliyor ve seslerini duyurmaya çalışıyorlar. Bazen yıllarca süren mücadelelerin içinde ayakta kalıyorlar. Onlar da madenlerin ölüm saçtığını ve yaşam alanlarının zehirlendiğini söylüyorlar.
İşçi ile köylü neden yan yana gelmeli?
Bu iki mücadelenin birbirinden ayrı olduğunu düşünmek doğru olmaz. Maden işçisi yerin altında emeğini ortaya koyarken köylü yerin üstünde toprağını ve yaşamını savunuyor. Birinin sorunu güvencesiz çalışma ise diğerinin sorunu güvencesiz yaşamdır. Bir tarafta emeğin değersizleştirilmesi, diğer tarafta toprağın ve doğanın yalnızca ekonomik bir kaynak olarak görülmesi vardır.
Bir tarafta maden işçisinin can güvenliği, diğer tarafta köylünün suyu ve toprağı…
Bütün bu sorunların odağında ise insana mı karlılığa mı önem veriliyor sorusu yatıyor. Bu nedenle maden işçisinin hak mücadelesi ile köylünün yaşam alanlarını savunma mücadelesinin birlikte olması gerekiyor.
Gelecek Ortak Talepler Etrafında Şekillenebilir
Bir maden işçisinin, “Sizin talebiniz nedir?” sorusuna cevabı bellidir:
“Güvenli çalışma, insanca ücret ve örgütlenme hakkı.”
Aynı soruya köylüler ise şöyle yanıt verir:
“Toprağımız, suyumuz ve geleceğimiz.”
Ortak talep de şudur:
Emeğin, yaşamın ve geleceğin korunması.
Madencilik faaliyetleri sürdürülecekse, işçinin can güvenliği korunmalı, çalışma koşulları insan onuruna uygun olmalı ve sendikal haklar güvence altına alınmalıdır. Köylünün yaşam alanları, su kaynakları ve tarım alanları korunmalıdır. Doğa yalnızca ekonomik değer üzerinden değerlendirilmemeli; bilimsel ve hukuki denetim mekanizmaları eksiksiz işletilmelidir. Çünkü mesele yalnızca bugün çıkarılacak maden değildir. Mesele, yarın yaşayacağımız ülkedir. Çocuklarımıza yalnızca çıkarılmış madenleri değil; temiz suyu, yaşanabilir toprağı, güvenli çalışma ortamı bırakılmalıdır. İşçinin emeği, köylünün toprağı ve geleceğimiz için ortak mücadele edilmelidir.
Maden işçilerinin yaşadığı hak ihlallerini, çalışma koşullarını ve örgütlenme sorunlarını; köylülerin topraklarını, sularını ve yaşam alanlarını korumak için mücadele eden emek güçleri, doğa ve toplum üzerindeki etkilerini birlikte konuşmak için bir araya geliyorlar.
Onların ortak sözü ise şu:
Emeği, Toprağı, Suyu ve Geleceği Savunmalıyız.
Yaşanan süreçte, mücadele deneyimlerini paylaşmak ve bir yol haritası çıkarmak için birlikte tartışılmalı.
Emeğin Hakkı İçin Ortak Konferans
19 EYLÜL 2026 Cumartesi
Saat: 10:00-17:30 arası
Yer: Yenikapı – Kadir Topbaş Gösteri ve Sanat Merkezi
EfeNews Görünür Haberlerin Adresi